Coppini’nin bazı yazılarını kendi bölümümde de yayınlıyorum zira güzel çocuklarımız için ne önemli olduğunu görüyor ve bu güzel sporla ilgilenenlere daha çok ulaşmasını istiyorum. Örneğin bu yazının altına imza atmamak olanaksız. O denli çok karşılaşıyoruz ki böyle sorunlarla!
Zamanının en tanınmış tenisçilerden ve sonrasında ATP’nin üst yöneticilerinden biri olan Jeljko Franulovic ile sohbet ederken bana şunu söylemişti: Sevgili Bekir, tenis kamuoyu genellikle bankonun bir yanındaki şöhretleri görür/bilir; bizler diğer yanda yanlış yaklaşımlardan dolayı resmen parçalanmış, dağılmış aileleri yaşar görürüz.” Aşağıda yazılanları okuduğunuzda bu saptamaların ne denli gerçek olduklarını anlayacaksınız. Buyurunuz :
13–15 yaşındaki bir oyuncu maçtan sonra sahadan ayrıldığında, çok hassas bir an yaşar. Yaşadığı duyguların özü “Hüsran/Hayal kırıklığı, Gurur, Bitkinlik/Yorgunluk, Kararsızlık ve Şüphedir”.
O dakikalarda beyin hâlâ duygusaldır…Mantıklı değildir…Ve tam da bu süre içinde birçok ebeveyn, çok iyi niyetle de olsa, gereksiz baskı/stres yaratan hatalar yapar.
Gençler tenisinde çok sık bir desen görüyorum : Maç sona erer…Oyuncu sahadan ayrılır…Ve birkaç dakika içinde analiz başlıyor : "Neden sürekli backhand'ına vurdun?" ya da "Fileye Çıkmalıydın" veya "Çok fazla drop-shot’ta hata yaptın" .
Sorun analiz değil. Sorun zamanlama! Maçtan sonraki ilk dakikalarda, bir sporcunun beyni hâlâ duygusal bir durumdadır. Analitik düşünmekten ıraktır zira kafasında hâlâ maçın deneyimini işlemekte. Analiz çok erken geldiğinde, aldığı mesaj ebeveynin amaçladığından farklı olur: Destek yerine, yargı hisseder.
Bu yüzden ebeveynlere sık sık basit bir kural öneriyorum: 👉 Maçtan sonraki ilk iki saat boyunca tenis hakkında konuşmayın. Çıktığı maç teknik bir sorgulama değil de, bir deneyim olarak aklında yer etsin!
Bir diğer yaygın hata ise sonucu oyuncunun değeriyle ilişkilendirmektir. Şöyle cümleler: "Odaklanamadığın için kaybettin" ya da "Sattın maçı” veya “sen esasen ondan çok daha iyisin."
Bunlar iyi niyetle söylense bile, ince bir mesaj gönderirler: Kazanırsan, iyisin. Kaybedersen, bir şeyler iyi gitmiyor! Bu durum, genç tenisçide en yaygın sorunlardan birini oluşturur: Hata yapma korkusu !
Ve genç bir oyuncu hatalardan korktuğunda, çok basit bir şey oluyor: Kazanmak için değil, kaybetmemek için oynamaya başlıyor. Ve teniste bu olgu, bir oyuncunun rekabet şeklini tamamen değiştirir.
Çok erken gelen beklentiler de yaygın bir hatadır : Birçok ebeveyn çok erken yaşta uluorta şu konularda konuşmaya başlar: Sıralamalar(Rankings), Fikstürler, Ulusal federasyonlar, Önemli Turnuvalar, Profesyonel kariyerler.
Bunlar konuşulduğunda, 12-13 yaşlarındaki oyuncunun dikkati kontrol edemeyeceği bir şeye kayar. Bu yaşta çocuğu doğruya odaklandırmak çok daha basittir ve çok daha doğrudur: Rekabet etmeyi öğrenmek…kaybetmeyi öğrenmek…ve hataları yönetmeyi öğrenmek.
Sıralamada yüksek seviyelere ulaşan oyuncular, nadiren 13 yaş civarında bir şeyler kanıtlamalarının zorunlu olduğuna inananlardır. Bunlar meraklı, rekabetçi, oynamaya hazırdırlar.
Gerçek gelişim sisteminde 13 yaşındaki bir tenisçiyle çalışırken, iş asla sadece sporcuya ait değildir. Sistem her zaman dört unsur içerir: Oyuncu. Koç. Ebeveyn. Mental koç.
Bu dört unsur aynı yönde hareket ettiğinde, gelişim doğaldır. Ama biri baskı veya gerçekçi olmayan beklentiler getirirse, gerilim doğar. Gerilim doğunca tenis artık gelişme alanı olmaktan çıkar ve “Yargı alanı” haline dönüşür. Bu da tüm kurguyu değiştirebilir.
Genç oyuncuların ebeveynleriyle konuşurken genellikle çok basit bir cümle kullanırım:
"Bir maçtan hemen sonra çocuğunuzun analize gereksinimi yoktur…Mücadeleyi sürdürebilecek özgürlüğü hissetmesi yeterlidir."
Birçok ebeveyn bunun farkında değildir. Ama maçın hemen ardından sonraki o an, tenisin ömür boyu sürecek bir tutku olup olmayacağını belirleyebilir...Ya da onulmaz bir baskı kaynağı!
Bekir EMRE
English